9 Şubat 2010 Salı

Emrah Serbes: Cinayet var kaçııııııın...




Emrah Serbes’i Ankara polisiyeleriyle tanımıştık. 1981 Yalova doğumlu. Çeşitli okulları bıraktıktan sonra uzayan öğrencilik hayatını DTCF Tiyatro Bölümü’nde noktalamak üzere. “Hayata karşı işlenen suçlar uzmanı”, Başkomiser Behzat Ç.’nin dünyasını anlattığı Her Temas İz Bırakır (2006) ve Son Hafriyat (2008) romanlarıyla (kitaplardan ilki yakın zamanlarda Almancaya da çevrildi), özellikle ‘cinai okur’ çevrelerinde beğeni toplamıştı... Bu defa, aynı esprili üslup ve ironik bakışla başka bir dünyayı ele alıyor. Erkek çocuklarının, enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına dahil ediyor okurunu. Kendi ifadesiyle “çocuk olamayacak kadar büyük, adamdan sayılmayacak kadar da küçük erkeklerin” hikâyelerini anlatıyor. “Böyle bir ara dönemde insanın dünyayı daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum. Bir yandan artık çocuk değilsin, hayat başlamış, diğer yandan da hiçbir şey tam olarak başlamamış aslında. Takıma almışlar ama Semih Şentürk gibi yedekte bekliyorsun.” Serbes için yedekte oturmanın avantajı yok değil: “Sahayı bütünüyle görebilirsin. Bu dönemde böyle bir açı gördüm, tuhaf bir aydınlanma biçimi gördüm, oradan bakmak istedim olan bitene.” Yazarla, Erken Kaybedenler’i ve kaçınılmaz olarak kitabın çağrıştırdığı hayat hallerini konuştuk...Ankara polisiyelerindeki kahramanınız Behzat Ç. ile Erken Kaybedenler’in genç erkekleri arasında ortak özellikler var sanki. Kitapta kimi zaman Behzat Ç.’yi okuyor hissine kapıldığım oldu, yanılıyor muyum?Doğrudur, böyle bir benzerlik kurulabilir elbet. Sonuçta aynı hamurdan geliyorlar, umutsuzlukları da benzeşiyor olabilir, kendilerine özel neşeleri de. Ama diğer yandan bu kitaptaki genç erkeklerle Behzat Ç. arasındaki farklılığın da altını çizmek lazım belki. Behzat Ç. bütün dertlerine rağmen durmuş oturmuş bir adam, bu gençlerse oluş sürecindeler. Daha devingenler. İmkânları farklı, hayata bakışları farklı.Aralarında ortak bir kaybetmişlik hali var. O mecburen var, ben kazananların hikâyesini yazamam çünkü. On beşinde ya da kırk beşinde olsun fark etmez. İşler yolunda gitmiyorsa mazi dediğin şey bir enkazdır. Malzemeyi bu enkazdan çıkarıyorum. Kederli bir yönü var tabii bu tarz malzemelerin, ama melodram malzemesi de değiller. Belki de bir kederi sahiden anlamak için ondaki komik yönleri bulmak lazım önce. Yoksa Oğuz Atay’ın bahsettiği gibi, kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döneriz. Hikâye yahut roman fark etmez, yazdıklarımda bu dengeyi sağlamaya çalışıyorum. İki romandan sonra denediğiniz için soruyorum: Hikâyenin ‘fark ettiği’ yönler var mı sizce? Tam bilmiyorum. İki romandan sonra hikâye yazmaya başladım, çünkü hikâye zor bir sanat. Yani roman kalp ameliyatıysa hikâye kalp masajıdır belki. Daha soğukkanlı olmak lazım, fazla vakit olmadığını bilmek lazım...Çocukluk söz konusu olunca insanın aklına ister istemez kişisel tınıların ve özgeçmişinizin hikâyelerde ne denli yer tuttuğu sorusu geliyor. Çocukluğunuzun ve ilkgençliğinizin Yalova dolaylarında geçtiğini biliyorum. Erken Kaybedenler de o yörelerde geçiyor değil mi?Evet, net bir şehir ismi geçmiyor ama Marmara havzasında geçen hikâyeler bunlar. Polisiyelere nazaran daha kişisel bir kitap bu. Tabii kişisel derken anılarımı yazdım manasında kişisel değil, bahsettiğin gibi birtakım tınılar var sadece. Ama benim için çok özel tınılar bunlar. Yani bir nükleer savaş çıkmadan önce kitapları korumaya alsalar, sizden de bir kitap alabiliyoruz çünkü mahzende fazla yer yok deseler, romanlarımı vermem, bu kitabı veririm. Çünkü romanlarımı çalışarak yazdım bu kitabı özkaynaklarımla yazdım. Özkaynak derken kendi hayatımdan bahsediyorum tabii. Hayatımdan bahsediyorum derken de sadece maziden değil, bugünden de bahsediyorum bir bakıma. Ya da bana daha güzel geliyor olabilir bu hikâyeler, kimse yoğurdum ekşi demez. Sevgili dostum Murat Uyurkulak’a dedim ki geçen ay, kendimden yola çıkarak bir kitap yazdım. O zaman kesin berbat bir kitap yazmışsındır, dedi. Salzburg’ta oldu bu, okuma gecesinden sonra içiyoruz, sabah saat beş. Az önce aradı, okumuş, çok sevmiş. Ne oldu? Mahcup oldu. Her yerde anlatırım ama bunu, dedim. Anlat kardeşim, dedi. Behzat Ç. sert bir adam, Erken Kaybedenler’de de sert durmaya çalışan çocuklar var. Gerçi hepsi ağlamanın eşiğindeler. Sert bir duruş edebi olarak ilginizi çekiyor gibi...Aslında sertlik değil, sert adamların kırılma biçimleri ilgimi çekiyor daha çok. Çünkü ne kadar sertsen o kadar kolay kırılırsın, mukavemet yasası. O zaman da dramatik bir ağırlığı oluyor anlatılanların. Bir de şu var, tınmayan, kırılmayan adamdan, hayatın esnettiği adamlardan hikâyeyi nasıl çıkaracaksın. Melih Gökçek’in yemediği laf kalmadı, adam hâlâ aynı şekilde sırıtıyor. Kaç yıldır İlhan Cavcav istifa diye bağırıyoruz, duvara bağırıyoruz sanki. İlk hikâyede, anneannesiyle oy vermeye giden bir çocuk var. “Genellikle muhafazakâr bir insanımdır ama komünizm heyecanını da her zaman yaşamak istemişimdir,” diyor. Memleketteki kafa karışıklığına bir gönderme yaptığınızı düşündüm... Evet. Kafaların karışık olması çok doğal, kimin kafası karışık değil ki çocuklarınki berkemal olsun. Tabii övünülecek bir şey değil bu. Biraz da yaşadığımız çağla alakalı. Enformasyon çılgınlığı, ilk bilen ben olayım tutkusu. İlk bilen sen oldun ama o bilgiyle ne yaptın, hiçbir şey. Yıllarca dediler ki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın evladım, biz de eyvallah hocam dedik, okuduk. Şimdi bu kadar bilgi sahibi adam var ama fikir sahibi adam kalmadı. Fikir yoksa bilgi bir işe yaramaz, kafa karıştırmaktan başka. Kafa karışıklığı mevzusuyla bir arada düşünülebilir belki. Kitaptaki çocuklar hem ahlâkçılar hem de arsızlar. Çocukları muhafazakârlık modelleri olarak gösterdiğinizi düşündüm...Çocuk dediğin bir miktar muhafazakâr olmalı zaten. Çünkü şaşırmaktan bıkmıştır, bir yerlere tutunmak ister artık. Sağlam bir zemin arar. Benim anlattığım çocukların muhafazakârlıklarına gelince, daha çok Türkiye tipi bir muhafazakârlık biçimi olduğu söylenebilir. Yani ezan okunurken radyonun sesini kısar ama camiye gitmez. Kurban keser ama zekât vermez. Yemek seçer gibi ibadet seçer. Benim arkadaşlarım vardı, Ramazanda otuz gün oruç tutarlardı, bayram namazından önce imama kızarlardı vaazı uzattı diye, camiden sonra birahaneye giderlerdi, sabah saat sekiz, bir aydır içmemişler tabii. Yani bir Marksist olarak kimseye iman dersi verecek durumda değilim, sahur programı yapar gibi de konuşmak istemiyorum ama şuna inanıyorum. Ya Müslüman olarak yaşarsın ya da başka türlü yaşarsın. İkisinin de kendine göre bir ahlâkı vardır. Arada kalırsan yozlaşırsın. Türkiye’nin açmazı da bu zaten, biraz öyle olalım biraz böyle olalım diyen adamlar yüzünden hiçbir şey olamadık gibi geliyor. Herkesi olduğu gibi kabul etseydik kafalar karışmayacaktı. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olalım derken karman çorman olduk. Hoşgörü olması için biraz mesafe olması lazım. Birlik mitosunu bir yana bırakıp medeni bir ayrılığın imkânlarını düşünmemiz lazım artık. Ancak o zaman herkes birbirinin haklarına saygı gösterilebilir. Bir arada yaşamanın yolu bu. Önce farklı insanlar olduğumuzu kabul edeceğiz. Diyalog kuramama meselesinde kitapta çarpıcı bir hikâye var. Şehit ağabeyinin intikamını almak için üst kattaki solcu genci öldürmeye karar veren bir çocukla karşılaşıyoruz. Evet, öldürmek için gidiyor, öldüremiyor tabii, arkadaş oluyorlar. On üç yaşındaki bir çocuk faşistleştiyse bu noktada biraz düşünmek lazım. Ağzını burnunu kırmak çözüm değil, biraz alttan almak lazım. Çünkü o çocuk yanlış bir yola girdiğini anlayabilir, zihni ve ruhu henüz o kadar bulanmamıştır. Ortada büyük bir acı var. Babasının, ağabeyinin, dayısının cenazesinde komando kıyafeti giydirilmiş çocuklar var, bu çocuklar kinle büyüyor, büyük bir felaket bu. Kürt meselesini çözmek için önce bu çocukları ikna etmek lazım. İmkânsız bir şey de değil bu. Ateş düştüğü yeri yakar ama aynı zamanda aydınlatır da. Hikâyelerdeki ergen-erkeklerin dünyası bir yandan anlayışsızlık, kaba sabalık, egosantrizmle kaynayan bir dünya, bir yandan da eğlenceli... Gerçek dünyadaki ergen-erkeklerin hali hakkında ne düşünüyorsunuz? Bilmiyorum, o ortamlardan çıkalı uzun zaman oldu. Pek çok şey değişmiş olabilir. Yani iyi yönde de olabilir bu değişim. Kitabı okuyan bir arkadaşım, senin bu arıza çocukları okuduktan sonra kendi oğlumu daha çok sevdim dedi. Tabii kuzguna yavrusu şahin görünür. Kim bilir o çocukcağızda ne kederler vardır, ne arızalar vardır. Zaten konu çocuk oldu mu net bir şey söylemek çoğu zaman imkânsızdır. Çünkü oluş halindedir. Olurken bir şey söylemek için erkendir, olduktan sonra da bir şey söylemenin anlamı yoktur, artık çok geçtir. Değişimden farklı bir şey bu, değişimin yasalarını az çok saptayabilirsin. Ama tam olmak üzere olan bir şeyi anlayamazsın. Gerilim filmlerindeki korkutucu sahnelerden önceki sessizlik gibi. Bam diye kafaya bir çekiç de yiyebilirsin çocuktan. Çocukların arsızlığı, doymazlığı hayal kırıklıklarıyla bir arada yürüyor. Hayata kaybedenlerden biri olarak başlayan ergenlerin aşka ve cinselliğe olan bakışları nasıl?Dehşetli bir bakış. Bir yanda bir sürü arzu var, diğer yanda bir sürü korku var. Bastırılan her şeyin geri dönüşü gibi bunlar da geri dönüyor tabii, o yaşta olup bitmiyor, ileri bir tarihe erteleniyor o dava. Şöyle dramatik hikâyelere çok meraklıyız, adamdaki arızaları geçmişteki tek olaya bağlayan hikâyeler. Birinin elini tutmak istemiş, tokat yemiş, kadınlardan soğumuş. Yok böyle bir şey. Yani var da, bir tane değil. Ben bunun gibi otuz tane hikâye anlatabilirim. Hangi birini anlatacaksın. Her temas bir travmaya dönmüş. Yani şunu demeye çalışıyorum, bu tip arızalar sadece geçmişteki deneyimlerimizden kaynaklanmıyor, insanlar arasındaki bozuk ilişkilerden de kaynaklanıyor. Aile ortamında hiçbir şey konuşulmuyor misal, televizyonda öpüşme sahnesi olsa kanal değiştiriliyor, arkadaş ortamında ne hikâyeler anlatılıyor ama. Yazmaya benim bile terbiyem müsaade etmez. Hikâyeler kederli de olsa hep mizahi bir ton egemen. İyimser bir yazar mısınız?İyimser biriyimdir genellikle, yani arkadaşlar bilir, neşe bende en son tükenen şeylerdendir. Ama iyimser bir yazar olduğum söylenemez herhalde. Mutlu sonları sevmiyorum, sahte mutluluk mesajları da vermiyorum o açıdan soruyorsan. Yani polisiye yazarken de böyle, finalde kötülerin cezasını bulduğu pembe bir tablo çizmiyorum, insanları sözcüklerle silkelemeye çalışıyorum daha çok. Tabii önce kendimi silkeliyorum. Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir. Bir söyleşinizde cinai edebiyatta kimleri sevdiğinizi, hangi yazarlara iltifat ettiğinizi söylemiştiniz. Erken Kaybedenler’in edebi ard yöresinde kimler, neler var?Bu hikâyeleri yazarken bir yandan da Dil-Tarih Tiyatro bölümünde bitirme tezi yazıyordum. Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak oyunuyla alakalı bir tezdi. O oyunda Husrev’in hangi değerler arasında sıkıştığını, yaratmanın büyüsüyle nasıl baştan çıktığını saptamaya çalışıyordum. Dolayısıyla onun gölgesi sinmiştir bu hikâyelere. Üslup olarak da Cemil Meriç’in Jurnal’inin gölgesi sinmiştir, bilhassa Lamia Hanım’a yazdığı aşk mektuplarının. Bir de Tezer Özlü var tabii, Çocukluğun Soğuk Geceleri. Bir de Oğuz Atay’ın Ne Evet Ne Hayır diye bir hikâyesi var ya, reddedildiğini bir türlü anlayamayan, kabul edemeyen adam. O ruh halinden de etkilendim. M. ALİ TUNALI RADİKAL KİTAP / 19/06/2009

1 Şubat 2010 Pazartesi

Anlar...

Ne yaşananlar, ne sebepleri... sadece puslu ama her an netleşip gerçekle hayali ayıran o ince çizginin tam üzerinde yalpalayarak duran, "o an" demeni hevesle bekler anlar...Nihayet "anı" olarak hayat bulmak için benliğini kucaklamaya can atarlarlar...
Varlığından emin olunan, derin oldukları kadar da belirsiz hatta görünmeyen hüzünlü, neşeli, sevinçli izler yaratan anlar...

Unutulmamak için seninle ilgili heryere minik, sivri tırnaklarıyla vargüçleriyle asılırlar.
Öylece bekler... seninle yaşarlar... her yere yanında gelen en iyi dostundurlar...
Sildiğini hafızandaki yerlerini katbettiklerini sandığında, en sevdiğin şarkının melodisi
olur... ya da bir çocuğun masum gülüşü.. hatta baş döndürücü bir koku
iki dudak arasından fütursuzca dökülen masum küçük bir sözcük olup seni geçmişe taşırlar.. "o an" canlanır yeniden! Mutlu, acı ne varsa yaşanan tıpkı "o an" olduğu gibi başlar yeniden sahnelenmeye zihnin içinde...


"O an..." dediğinde başlar herşey.

Çocuklarını yutan Kronos'a direnmenin verdiği gururla, anların kraliçesi, tüm haşmetiyle salına salına her türlü hissin yansıdığı büyüleyici yüzüyle, buluttan tacı, yaşanmışlıkları adlandırdığı renklerle bezeli göz kamaştırıcı gökkuşağı peleriniyle, güzel boynundan ince belindeki altın ve gümüş tellerle ince ince örülmüş rüyalar kemerine kadar sarkan sözcükler kolyesiyle, baş döndüren amberler çıka gelir...
Baş köşeye oturur. Kovamassın. Sen çağırmışsındır ne de olsa.
Zaten orada olması sana garip bir mutluluk da verir. İçten içe gurur bile duyarsın bazen.
Sen "o an" dedikçe gözlerinde yıldızların ışıldadığını görürsün.

Artık çok geçtir. Kaptırmışsındır kendini onun büyüsüne.
Ama bazen dayanılmaz olur onun varlığını hissetmek.
Yanı başında olduğunu bilmek.
Hemencecik ondan kurtulmanın yolunu ararsın. O sana "unuttuğun" yaşanmışlıkları en ince ayrıntısına kadar hatırlatmadan önce sen saldırıya geçersin.
Ayrıntılara girmeden "o an .." diye başlayan cümlene onun yok olmasını ümid ederek bir solukta kınından çektiğin nokta kılıcını saplarsın. Kanar.
Senin beklenmedik saldırın karşısında gözlerindeki yıldızlar söner, reddedilmenin verdiği acıyla içi kanar. Renkleri solar önce. Görüntüsü küçülür, minnacık olur.
Bir de bakmışsın ki baş köşeyi terk etmiş çoktan.

Yok ettin ya artık bir daha hiç gelmeyeceğini sanırsın.
Zafer sarhoşluğu içinde galibiyetinin tadını çıkarırken.. nedense birdenbire sen daha çok kanarsın. Anlar silinmezmiş... sonradan anlarsın.

Σεμπνέμ. 02/02/2010

27 Ocak 2010 Çarşamba

bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom / Spring Summer Fall Winter and Spring

Kim Ki - Duk

Silence

When I reborn

Drop of a rain

Green of a leave


You can put your head on a Buddha status

you can feel the mercy upon all the living things

You can hurt yourself than repair and remember

Pain hatred jelousy

melt in the essence of tranquality..

Do not turn back, look forward and never be afraid...

FERAH YAZMAN; Henüz Sorulmamış Bir Bilmece..


Aşağıdakilerden hangisi Ferah Yazman’dır? Ferah Yazman kimdir? Ferah Yazman ne yapmak istiyor? Google’dan bakmak yok..

A) Ne yapmak istediğimi anlatmadan önce kim olduğumu anlatayım sizlere. 33 yaşındayım, felsefe, psikoloji ve benzer içerikli dersler veriyorum bir lisede. Annem lahana sarması yaparken ben de yanında oturuyorum, internette oyun oynuyorum, tatildeyim. Kar yağmaya başladığında annem hadi kızım Maria Callas’ı aç da neşemiz yerine gelsin diyor. Kardeşimin bilgisayarında kayıtlı bir Maria Callas parçasını seçip sesi sonuna kadar açıyorum. Gerçekten kar yağarken kafiyeli bağıran kadını dinlemek güzel oluyor. Bir sigara yakıyorum.
Annem ile babam birlikte yaşıyorlar. Kardeşim ve ben de onlarla birlikte yaşıyoruz. Üç sene önce ciddi ciddi hastalandım. Üç senedir daha önceden sadece Nirvana’nın bir parçası olarak dinlediğim Lityumu ilaç olarak kullanıyorum. Etrafımı saran dümbük mizaçlı insanlardan çok sıkıldım. Öğretmen olarak çalışmak bana sadece aylık maaş olarak geri dönüyor. Yaptığım işten bazen haz aldığım oluyor ama bazen. Aslında uzun bir yolculuk planı yapıyorum. Bu aralar Budist olarak geri kalan ömrümü tamamlamak istiyorum. Hindistan’a gidip bir tapınakta yeter miktar konaklayıp gerekli bütün “hayata manayla bakıp kendini hırpalamama” tekniklerini öğrendikten sonra gezici rahip olup dünyanın çeşitli yerlerinde meditasyon seminerleri vererek, bir lokma bir hırka yaşamımı sürdürmek istiyorum. Sessizce olsun bitsin her şey; ne bana dokunsunlar ne de ben onlara dokunayım.

B) Uzun zamandır böyle bir blog açmak istiyordum. Arkadaşımla birlikte sonunda edebiyat, müzik, yani sanat evet anlayacağınız sanat dolu bir sayfa oluşturduk. Ben eğitime ve sanata çok önem veren birisiyim. Dilin doğru kullanımı çok önemli. Bana da yazdıklarımdan sonra “dil anası” densin istiyorum. Cihangir’de yaşadığım için sanat camiasıyla iç içeyim. Mirim ne sergiler dolaştım senin gibisini bulamadım diyeceğim bir cumhuriyet evladı daha karşıma çıkmadı. Televizyonda dizi seyretmem, haberleri internetten takip ediyorum. Çamaşırlarım daha beyaz olsun diye bir gece önceden suya bastırma işini çok geleneksel buluyorum. Ugg botlarım var. Hayata sevinçle bakıyorum ama şu siyaset işleri beni çok geriyor. Deconstruction diyorum siyaseti anlamak için kullanacağım bir yöntem olabilir mi ya da Derrida ne kadar yardımcı olur? Şu başı bağlılar göz estetiğimi bozuyor. Nerede Atatürk Cumhuriyeti, nerede o eski günler?

C) Merhaba; ben Ferah Yazman. 1998 yılında edebiyat fakültesinin Japon dili ve edebiyatı bölümünden mezun oldum. 2000 seenesine kadar Japonya’nın Kyoto şehrinde kaldım, animasyon üzerine yüksek lisansımı bitirdikten sonra, Amerika’ya gittim. Sekiz ay New York’da çeşitli animasyon stüdyolarında çalıştım. 2003 senesinde kendi ofisimi açtım. Dongri sanatı üzerine çeşitli kıyafetler tasarlıyoruz. Çoğu ürünümüz Japonya, Kore ve Tayland’a gönderiliyor. İstanbul, Tarlabaşı’ndaki mağazamızda ürünlerimizi görmeniz mümkün. Boş zamanlarımda yazmayı seviyorum. Havadan sudan şeyler.. Umarım yazdıklarımı siz de beğenirsiniz.

Ferah Yazman

Aziz Nesin'den ...

Ι.
Sen Söylemesen de biliyorum...

Seziyorum ki kaçacaksın
Yalvaramam, koşamam
Ama sesini bırak bende.
Biliyorum ki kopacaksın
Tutamam saçlarından,
Ama kokunu bırak bende.
Anlıyourm ki ayrılacaksın
Çok yıkkınım, yıkılamam
Ama rengini bırak bende.
Duyumsuyorum ki yiteceksin,
En büyük acım olacak,
Ama ısını bırak bende.
Nasıl olsa gideceksin,
Hakkım yok durdurmaya
Ama kendini bırak bende. Αziz Nesin.



ΙΙ.

Και να μην μου το πείς εσυ, εγώ το ξέρω

Προαισθάνομαι πως φεύγεις

Δεν μπορώ να σε ικετέψω, να τρέξω πίσω σου,

Άφησέ μου την φωνή σου.

Ξέρω πως απομακρύνεσαι

Δεν μπορώ να σε πιάσω απ' τα μαλλιά

Άφησέ με την μυρωδιά σου

Καταλαβαίνω πως με χωρίζεις

Δεν μπορώ να καταστραφώ άλλο, είμαι ήδη κατεστραμμένος

Άφησέ μου το χρώμα σου

Αισθάνομαι πως χάνεσαι

Αυτός είναι ο μεγαλύτερος πόνος

Άφησέ μου την ζεστασιά σου

Διακρίνω πως με ξεχνάς

Ενας πικρός μολυβής ωκεανός

Άφησέ μου την γεύση σου

Έτσί κι αλλιώς φεύγεις

Δεν έχω δικαίωμα να σε σταματήσω

Άφησέ μου τον εαυτό σου...

Αζίζ Νέσιν- Μτφ: Σεμπό


26 Ocak 2010 Salı

Περί Αγάπης

Ι.

Η δίκη σου αγάπη είναι σαν "στιγμαία καλοσύνη"

του ένος περαστικού...

τόσο πολύτιμη και τόσο προσωρινή...



ΙΙ.

Η δίκη μου είναι πάντα "περαστική"...

Σεμπό
Ι.

Senin sevgin yoldan geçen birinin
"anlık iyiliği" gibi...
O kadar çok kıymetli.. o kadar çok "geçici"...

II.
Benimki, her daim "geçici"...

Ş.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Geldilerse Sen Gideceksin

Geldilerse, sen gideceksin.


I.


Gereğinden fazla melek gibi olmak tehlikelidir: Dünya sana, meleklere her zaman haklı davrandığı gibi, acımasız ve kayıtsız bir tavırla davransa, hemen en kötü ve en alçak bir iblis haline gelirsin. Hiçbir şey düşmüş bir melek kadar çarpık değildir.
Cesare Pavese



Mektubu okuduktan sonra; “Kız, ne zaman yazdın bunları?” diye soruyor ve aynı ilgisiz sesle “Peki ne bütün bunlar?” Vallahi ne yalan söyleyeyim başka bir zaman olsaydı bu alakadan sonra uzun bir müddet yazmak şöyle dursun iki kelime bile okumaktan vazgeçerdim. Gel gör ki, bu yazmak işi benim için bir hastalık haline gelmiş. Artık hiç bir özlü söz beni bunaltmıyor, hiç bir doğum günü içimi sıkmıyor ve şaşıracaksınız, bütün anma törenlerinde takım elbiseler giyerek, varlığımı armağan edebilecek cömertliği gösterebilirim. Herkesin bir hikayesi var. Kendine göre dinlemekten ve anlatmaktan hoşlanacakları hikayeler. Varlık, koca bir yalan ve bütün yalanlarımı armağan ediyorum, farklı bir yalan olarak kendimi bir öteki iç sese karşı konumlandırarak. Elbette yalanlarımla herkesden çok, kendimi mağdur ediyorum.

Bir zeytin bahçesi tutturmuş, bir ortalık toplama işi, Siyami sonra. Off, takip edemiyorum, Siyami de kimmiş. Siyami kedinin adıymış. Aynı ilgiye dinliyorum. Hatta ilgimi vurguluyorum, gözlerimde müstehsi bir gülümseme, “hala zeytin mi topluyorlar?” Başarısızlık. Bu sefer yakalanıyorum, dinlemediğim ve zeytinlerin hiç umrumda olmadığı anlaşılıveriyor. Ben yakalanıyorum da onlar nasıl hep kaçmayı başarıyorlar. Bu kaabiliyetlerine hayran oluyorum. Aslında, incir çekirdeği hikayesini bile dinlerim içten anlatsalar. Ya boşversene sen, çekirdek mekirdek. Ben de tuhaf insanım vesselam. İçten ya da özden. Ne fark eder ki? Dinlemeyeceksin her anlatılanı.

*Sen hayat ve ölümsün.
İçime bir müezzin sıkışmış hey yarabbim, durmadan sela okuyor. Sus be hoca, sus! Ölmeden mezara koyma beni. Anlaşamıyoruz işte, ortak gerçek doğrularda. Ne yapalım? Yani; toplumun iki yüzü var, birsi gerçek diğeri hayal. Gerçek olanıyla ben ilgilenmiyorum. Ben hayal olan yüzünü seviyorum.

“Bak bak! ne demişsin” diyor, bir an irkiliyorum, ne yumurtlayacak diye. Aynı sahte görünüşe bürünerek soruyorum;
“Ne demişim ki…?”
“Hem anlatamam diyorsun, hem de bayağı anlatmışsın, olmamış burda bir çelişki var.”

Hay Allah, ne söylemeli şimdi. Aferin ulan, sen biliyorsun herşeyi, çözmüşsün bu hayat memat meselesini. Ben, ıhh, … ne bileyim işte, aptal olduğumu bir de sana göstermek istemiştim. Bu yüzden yazdım zaten. Sen de okuyorsun ve aptallığım katmerleniyor. Aradan geçen zamana yazık, kırk yılın başı olmuş onu da sen kılıçtan geçiriyorsun. Aferin.

“Haklısın oğlum var bir çelişki de, hmm bir bakalım ne demişim…”

Aslında gizli muhafazakarlık hastılığından bahsetmiştim. Behçet hastılığı gibi, sinsice ilerliyor, kendini hiç bir zaman hastalığa yakalanmış gibi hissetmiyorsun. Hep asri medeniyetler seviyesindesin, aşağı bakmak içini bulandırıyor. Halbuki, aşağıya değil yanına baksan kimlerle komşuluk ettiğini görüp anlayacaksın hanyayı konyayı. Tabii bir çelişki mevcut, kaybetmek korkusu o kadar yoğun ki, artık ne aşağıya ne de yanına bakamaya-cak hale gelmişsin. Hastalık, işte burada başlıyor; hiçbir yere bakmıyorsun.

Evet, ne olmuş kardeşim! Defninin üzerinden asır geçmiş bir insanı sevip ona mektup yazsam, sonra sevgimi, hürmetimi ilave etsem, ne çıkar bundan? Nerde çelişki, orda ben.Varolarak aynı anda yokoluyorum. Ben düzenli aralıklarla yazmaya devam ediyorum. Gerekirse içime kapanır defans oynarım. Kazanmak mı istiyorlar, alsınlar götürsünler, toplasınlar bütün parsayı. Artık hiçbir boktan korkmuyorum, belki de tam şair olacakken vazgeçiyorum. Durduğum eşik beni korkutmuyor. Dünya, bütün derdiyle beni ortadan kaldırsa, halefim yok ki varisim olsun, gözüm arkada kalmaz çok şükür.

Birden gevşek bir sesle, “yoksa bu mektup bana mı?” diye soruyor. Tövbe estağfirullah, hayır sana değil hinoğlu hin! Altındaki turayı görmüyor musun? Adresi okumuyor musun? Demindenberi karşıma geçmiş, kaşını gözünü oynata oynata dudaklarını büzerek ne okuyorsun hıyaroğlu hıyar! Torlak Mustafa’ya yazdım ben bu mektubu. Rimini Kalesinin baş topçusu, Montefeltro tepelerini geçince, Gabicce köyü ve Romanya ülkesi. Hem sen niye etrafı karıştırıyorsun? Sana ne benim masamın üstündekinden altındakinden, yazdığımdan yazmadığımdan, sana ne!!

Ben bu oyuna bulaşmışım bir kere, nafile durumdayım. Şimdi size, kendimi iyi bir insanmışım gibi göstermek için bir yığın martaval okumama gerek yok. İyi ve saf, yok anasının gözü. Belki çocukken saftım; fakat benimle nasıl dalga geçtiklerini anladıktan sonra bu huyumdan vazgeçtim. Neymiş efendim mandalina yerken dikkat etmek gerekirmiş. Büyük dilimin yanındaki ufacık daha gelişmemiş olan dilim bebek mandalinaymış ve annesine yapışık olduğu için eğer ayırıp da yersem çok ağlarmış. Hangi dürzü anlattıysa, bu salak hikayeye öyle bir inanmıştım ki. Hatta bir gün hiç bir dilimi birbirinden ayırmaya kıyamayıp, hepsini bir kerede yutmaya çalıştığım için boğuluyordum. Hadi be, yok artık öyle! Fenafillah mertebesine erişirdim ben o saflıkla. Şimdi ben de dürzünün teki oldum işte. Elimden ne portakal kurtulur ne de mandalina.

“Ölmüş” diyorum, “uzun zaman önce aramızdan ayrılmış önemli bir şahsiyet”. Sonra da kahkahayı patlatıyorum. “Yaa ölmüş birisine mektup yazıyorum işte”. Gözleri faltaşı gibi açılıyor. Delirdiğimi düşünüyor besbelli, hatta emin bir hali var. Peki ya deliysem gerçekten. Öyle bir bakıyor ki, ben de artık sormuyorum. Evet deliyim. Kabulleniyorum durumumu. Şayet, delilik biraz üst mertebeden tavırları da beraberinde getirmeli. Aniden gülmeliyim, ya da birden bire avaz avaz ağlayarak üstümü başımı yolmalıyım, ya da başkalarının üstünü başını yolmalıyım. Bunların hiçbirini yapmıyorum. Belki de öyle akıllıca laflar etmeliyim ki, delilikle dahilik arasında bir yerde hayat mücadelesi verdiğim sanılsın. Ne ani hareketler, ne de zeka belirtisi laflar bende mevcut değil.

Herzamankinden daha da ifadesiz bir bakış. Suspus olmuş, başı önüne eğik. “Hay Allah!” diyor, “Ben de… off yaa! Ben de bir başkasına yazdın bütün bunları diye düşünüp üzülmüştüm.” Hadi bakalım, buyrun cenaze namazına. Buyrun müezzin amca, siz de gelin şöyle, daha da bir yüksek sesle okuyun selayı. Bir benim için bir de başkası için.

Zaten balgamlı bir gece geçirmişim. Her şeyi, etrafımdaki her şeyi gözlerimle yutup boğazımda biriktirmişim. Bir de bu çıktı. Şimdi attığım tekmeleri geri alıyorum ve kendi böğrüme yönlendiriyorum. Nedense bir suçluluk, bir iğrenç pişmanlık hissi. Ben artık bu mektubu belki de başka bir mektubu, ahh ah mors alfabesi, kril ve hiyeroglif. Kulaklarım uğulduyor. Tramvaylar geçiyor… atlı karıncaya binip uzaklaşmaya çalışıyorum. Her seferinde tam başka bir ülkeye geldim sanırken, yolculuğa başladığım ilk yere geri dönüyorum. Atlı-karınca duasını okuyup medet umuyorum Allah’tan; “Atlı karınca, karınca kararınca beni bu durumdan kurtar ve bana dolmuş şöförleri gibi gözü kara manevra yapabilmeyi nasip et, amin.” Allahıma şükürler olsun, bir balıkçı motoru yanaşıyor düşüncelerimin kıyısına. Hooop! kocaman bir ağ atıyor. Bütün sıkıntılarımı topluyor. Kime satarsa satsın diyorum içimden. Alsın götürsün. Dağlara, taşlara, kuru ağaçlara...

Toparlıyorum ortaya saçılmış kağıtları. Yok kalamam daha fazla, içimdeki sesi tımarhaneye bir an önce teslim etmem gerek yoksa beni yiyip bitirecek; “hadi,..” diyorum, “Hadi ben gidiyorum artık. Yordum seni de...” Çabucak kalkıp, üzerimi giyiniyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor. Hay Allah! Burası benim evim. Ne dediğimi ben de bilmez hale geldim. “Hadi oğlum kalk, canım sıkıldı, git artık.”
Ferah Yazman