Geldilerse, sen gideceksin.
I.
Gereğinden fazla melek gibi olmak tehlikelidir: Dünya sana, meleklere her zaman haklı davrandığı gibi, acımasız ve kayıtsız bir tavırla davransa, hemen en kötü ve en alçak bir iblis haline gelirsin. Hiçbir şey düşmüş bir melek kadar çarpık değildir.
Cesare Pavese
Mektubu okuduktan sonra; “Kız, ne zaman yazdın bunları?” diye soruyor ve aynı ilgisiz sesle “Peki ne bütün bunlar?” Vallahi ne yalan söyleyeyim başka bir zaman olsaydı bu alakadan sonra uzun bir müddet yazmak şöyle dursun iki kelime bile okumaktan vazgeçerdim. Gel gör ki, bu yazmak işi benim için bir hastalık haline gelmiş. Artık hiç bir özlü söz beni bunaltmıyor, hiç bir doğum günü içimi sıkmıyor ve şaşıracaksınız, bütün anma törenlerinde takım elbiseler giyerek, varlığımı armağan edebilecek cömertliği gösterebilirim. Herkesin bir hikayesi var. Kendine göre dinlemekten ve anlatmaktan hoşlanacakları hikayeler. Varlık, koca bir yalan ve bütün yalanlarımı armağan ediyorum, farklı bir yalan olarak kendimi bir öteki iç sese karşı konumlandırarak. Elbette yalanlarımla herkesden çok, kendimi mağdur ediyorum.
Bir zeytin bahçesi tutturmuş, bir ortalık toplama işi, Siyami sonra. Off, takip edemiyorum, Siyami de kimmiş. Siyami kedinin adıymış. Aynı ilgiye dinliyorum. Hatta ilgimi vurguluyorum, gözlerimde müstehsi bir gülümseme, “hala zeytin mi topluyorlar?” Başarısızlık. Bu sefer yakalanıyorum, dinlemediğim ve zeytinlerin hiç umrumda olmadığı anlaşılıveriyor. Ben yakalanıyorum da onlar nasıl hep kaçmayı başarıyorlar. Bu kaabiliyetlerine hayran oluyorum. Aslında, incir çekirdeği hikayesini bile dinlerim içten anlatsalar. Ya boşversene sen, çekirdek mekirdek. Ben de tuhaf insanım vesselam. İçten ya da özden. Ne fark eder ki? Dinlemeyeceksin her anlatılanı.
*Sen hayat ve ölümsün.
İçime bir müezzin sıkışmış hey yarabbim, durmadan sela okuyor. Sus be hoca, sus! Ölmeden mezara koyma beni. Anlaşamıyoruz işte, ortak gerçek doğrularda. Ne yapalım? Yani; toplumun iki yüzü var, birsi gerçek diğeri hayal. Gerçek olanıyla ben ilgilenmiyorum. Ben hayal olan yüzünü seviyorum.
“Bak bak! ne demişsin” diyor, bir an irkiliyorum, ne yumurtlayacak diye. Aynı sahte görünüşe bürünerek soruyorum;
“Ne demişim ki…?”
“Hem anlatamam diyorsun, hem de bayağı anlatmışsın, olmamış burda bir çelişki var.”
Hay Allah, ne söylemeli şimdi. Aferin ulan, sen biliyorsun herşeyi, çözmüşsün bu hayat memat meselesini. Ben, ıhh, … ne bileyim işte, aptal olduğumu bir de sana göstermek istemiştim. Bu yüzden yazdım zaten. Sen de okuyorsun ve aptallığım katmerleniyor. Aradan geçen zamana yazık, kırk yılın başı olmuş onu da sen kılıçtan geçiriyorsun. Aferin.
“Haklısın oğlum var bir çelişki de, hmm bir bakalım ne demişim…”
Aslında gizli muhafazakarlık hastılığından bahsetmiştim. Behçet hastılığı gibi, sinsice ilerliyor, kendini hiç bir zaman hastalığa yakalanmış gibi hissetmiyorsun. Hep asri medeniyetler seviyesindesin, aşağı bakmak içini bulandırıyor. Halbuki, aşağıya değil yanına baksan kimlerle komşuluk ettiğini görüp anlayacaksın hanyayı konyayı. Tabii bir çelişki mevcut, kaybetmek korkusu o kadar yoğun ki, artık ne aşağıya ne de yanına bakamaya-cak hale gelmişsin. Hastalık, işte burada başlıyor; hiçbir yere bakmıyorsun.
Evet, ne olmuş kardeşim! Defninin üzerinden asır geçmiş bir insanı sevip ona mektup yazsam, sonra sevgimi, hürmetimi ilave etsem, ne çıkar bundan? Nerde çelişki, orda ben.Varolarak aynı anda yokoluyorum. Ben düzenli aralıklarla yazmaya devam ediyorum. Gerekirse içime kapanır defans oynarım. Kazanmak mı istiyorlar, alsınlar götürsünler, toplasınlar bütün parsayı. Artık hiçbir boktan korkmuyorum, belki de tam şair olacakken vazgeçiyorum. Durduğum eşik beni korkutmuyor. Dünya, bütün derdiyle beni ortadan kaldırsa, halefim yok ki varisim olsun, gözüm arkada kalmaz çok şükür.
Birden gevşek bir sesle, “yoksa bu mektup bana mı?” diye soruyor. Tövbe estağfirullah, hayır sana değil hinoğlu hin! Altındaki turayı görmüyor musun? Adresi okumuyor musun? Demindenberi karşıma geçmiş, kaşını gözünü oynata oynata dudaklarını büzerek ne okuyorsun hıyaroğlu hıyar! Torlak Mustafa’ya yazdım ben bu mektubu. Rimini Kalesinin baş topçusu, Montefeltro tepelerini geçince, Gabicce köyü ve Romanya ülkesi. Hem sen niye etrafı karıştırıyorsun? Sana ne benim masamın üstündekinden altındakinden, yazdığımdan yazmadığımdan, sana ne!!
Ben bu oyuna bulaşmışım bir kere, nafile durumdayım. Şimdi size, kendimi iyi bir insanmışım gibi göstermek için bir yığın martaval okumama gerek yok. İyi ve saf, yok anasının gözü. Belki çocukken saftım; fakat benimle nasıl dalga geçtiklerini anladıktan sonra bu huyumdan vazgeçtim. Neymiş efendim mandalina yerken dikkat etmek gerekirmiş. Büyük dilimin yanındaki ufacık daha gelişmemiş olan dilim bebek mandalinaymış ve annesine yapışık olduğu için eğer ayırıp da yersem çok ağlarmış. Hangi dürzü anlattıysa, bu salak hikayeye öyle bir inanmıştım ki. Hatta bir gün hiç bir dilimi birbirinden ayırmaya kıyamayıp, hepsini bir kerede yutmaya çalıştığım için boğuluyordum. Hadi be, yok artık öyle! Fenafillah mertebesine erişirdim ben o saflıkla. Şimdi ben de dürzünün teki oldum işte. Elimden ne portakal kurtulur ne de mandalina.
“Ölmüş” diyorum, “uzun zaman önce aramızdan ayrılmış önemli bir şahsiyet”. Sonra da kahkahayı patlatıyorum. “Yaa ölmüş birisine mektup yazıyorum işte”. Gözleri faltaşı gibi açılıyor. Delirdiğimi düşünüyor besbelli, hatta emin bir hali var. Peki ya deliysem gerçekten. Öyle bir bakıyor ki, ben de artık sormuyorum. Evet deliyim. Kabulleniyorum durumumu. Şayet, delilik biraz üst mertebeden tavırları da beraberinde getirmeli. Aniden gülmeliyim, ya da birden bire avaz avaz ağlayarak üstümü başımı yolmalıyım, ya da başkalarının üstünü başını yolmalıyım. Bunların hiçbirini yapmıyorum. Belki de öyle akıllıca laflar etmeliyim ki, delilikle dahilik arasında bir yerde hayat mücadelesi verdiğim sanılsın. Ne ani hareketler, ne de zeka belirtisi laflar bende mevcut değil.
Herzamankinden daha da ifadesiz bir bakış. Suspus olmuş, başı önüne eğik. “Hay Allah!” diyor, “Ben de… off yaa! Ben de bir başkasına yazdın bütün bunları diye düşünüp üzülmüştüm.” Hadi bakalım, buyrun cenaze namazına. Buyrun müezzin amca, siz de gelin şöyle, daha da bir yüksek sesle okuyun selayı. Bir benim için bir de başkası için.
Zaten balgamlı bir gece geçirmişim. Her şeyi, etrafımdaki her şeyi gözlerimle yutup boğazımda biriktirmişim. Bir de bu çıktı. Şimdi attığım tekmeleri geri alıyorum ve kendi böğrüme yönlendiriyorum. Nedense bir suçluluk, bir iğrenç pişmanlık hissi. Ben artık bu mektubu belki de başka bir mektubu, ahh ah mors alfabesi, kril ve hiyeroglif. Kulaklarım uğulduyor. Tramvaylar geçiyor… atlı karıncaya binip uzaklaşmaya çalışıyorum. Her seferinde tam başka bir ülkeye geldim sanırken, yolculuğa başladığım ilk yere geri dönüyorum. Atlı-karınca duasını okuyup medet umuyorum Allah’tan; “Atlı karınca, karınca kararınca beni bu durumdan kurtar ve bana dolmuş şöförleri gibi gözü kara manevra yapabilmeyi nasip et, amin.” Allahıma şükürler olsun, bir balıkçı motoru yanaşıyor düşüncelerimin kıyısına. Hooop! kocaman bir ağ atıyor. Bütün sıkıntılarımı topluyor. Kime satarsa satsın diyorum içimden. Alsın götürsün. Dağlara, taşlara, kuru ağaçlara...
Toparlıyorum ortaya saçılmış kağıtları. Yok kalamam daha fazla, içimdeki sesi tımarhaneye bir an önce teslim etmem gerek yoksa beni yiyip bitirecek; “hadi,..” diyorum, “Hadi ben gidiyorum artık. Yordum seni de...” Çabucak kalkıp, üzerimi giyiniyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor. Hay Allah! Burası benim evim. Ne dediğimi ben de bilmez hale geldim. “Hadi oğlum kalk, canım sıkıldı, git artık.”
Ferah Yazman
25 Ocak 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder