


Emrah Serbes’i Ankara polisiyeleriyle tanımıştık. 1981 Yalova doğumlu. Çeşitli okulları bıraktıktan sonra uzayan öğrencilik hayatını DTCF Tiyatro Bölümü’nde noktalamak üzere. “Hayata karşı işlenen suçlar uzmanı”, Başkomiser Behzat Ç.’nin dünyasını anlattığı Her Temas İz Bırakır (2006) ve Son Hafriyat (2008) romanlarıyla (kitaplardan ilki yakın zamanlarda Almancaya da çevrildi), özellikle ‘cinai okur’ çevrelerinde beğeni toplamıştı... Bu defa, aynı esprili üslup ve ironik bakışla başka bir dünyayı ele alıyor. Erkek çocuklarının, enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına dahil ediyor okurunu. Kendi ifadesiyle “çocuk olamayacak kadar büyük, adamdan sayılmayacak kadar da küçük erkeklerin” hikâyelerini anlatıyor. “Böyle bir ara dönemde insanın dünyayı daha iyi anlayabileceğini düşünüyorum. Bir yandan artık çocuk değilsin, hayat başlamış, diğer yandan da hiçbir şey tam olarak başlamamış aslında. Takıma almışlar ama Semih Şentürk gibi yedekte bekliyorsun.” Serbes için yedekte oturmanın avantajı yok değil: “Sahayı bütünüyle görebilirsin. Bu dönemde böyle bir açı gördüm, tuhaf bir aydınlanma biçimi gördüm, oradan bakmak istedim olan bitene.” Yazarla, Erken Kaybedenler’i ve kaçınılmaz olarak kitabın çağrıştırdığı hayat hallerini konuştuk...Ankara polisiyelerindeki kahramanınız Behzat Ç. ile Erken Kaybedenler’in genç erkekleri arasında ortak özellikler var sanki. Kitapta kimi zaman Behzat Ç.’yi okuyor hissine kapıldığım oldu, yanılıyor muyum?Doğrudur, böyle bir benzerlik kurulabilir elbet. Sonuçta aynı hamurdan geliyorlar, umutsuzlukları da benzeşiyor olabilir, kendilerine özel neşeleri de. Ama diğer yandan bu kitaptaki genç erkeklerle Behzat Ç. arasındaki farklılığın da altını çizmek lazım belki. Behzat Ç. bütün dertlerine rağmen durmuş oturmuş bir adam, bu gençlerse oluş sürecindeler. Daha devingenler. İmkânları farklı, hayata bakışları farklı.Aralarında ortak bir kaybetmişlik hali var. O mecburen var, ben kazananların hikâyesini yazamam çünkü. On beşinde ya da kırk beşinde olsun fark etmez. İşler yolunda gitmiyorsa mazi dediğin şey bir enkazdır. Malzemeyi bu enkazdan çıkarıyorum. Kederli bir yönü var tabii bu tarz malzemelerin, ama melodram malzemesi de değiller. Belki de bir kederi sahiden anlamak için ondaki komik yönleri bulmak lazım önce. Yoksa Oğuz Atay’ın bahsettiği gibi, kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlara döneriz. Hikâye yahut roman fark etmez, yazdıklarımda bu dengeyi sağlamaya çalışıyorum. İki romandan sonra denediğiniz için soruyorum: Hikâyenin ‘fark ettiği’ yönler var mı sizce? Tam bilmiyorum. İki romandan sonra hikâye yazmaya başladım, çünkü hikâye zor bir sanat. Yani roman kalp ameliyatıysa hikâye kalp masajıdır belki. Daha soğukkanlı olmak lazım, fazla vakit olmadığını bilmek lazım...Çocukluk söz konusu olunca insanın aklına ister istemez kişisel tınıların ve özgeçmişinizin hikâyelerde ne denli yer tuttuğu sorusu geliyor. Çocukluğunuzun ve ilkgençliğinizin Yalova dolaylarında geçtiğini biliyorum. Erken Kaybedenler de o yörelerde geçiyor değil mi?Evet, net bir şehir ismi geçmiyor ama Marmara havzasında geçen hikâyeler bunlar. Polisiyelere nazaran daha kişisel bir kitap bu. Tabii kişisel derken anılarımı yazdım manasında kişisel değil, bahsettiğin gibi birtakım tınılar var sadece. Ama benim için çok özel tınılar bunlar. Yani bir nükleer savaş çıkmadan önce kitapları korumaya alsalar, sizden de bir kitap alabiliyoruz çünkü mahzende fazla yer yok deseler, romanlarımı vermem, bu kitabı veririm. Çünkü romanlarımı çalışarak yazdım bu kitabı özkaynaklarımla yazdım. Özkaynak derken kendi hayatımdan bahsediyorum tabii. Hayatımdan bahsediyorum derken de sadece maziden değil, bugünden de bahsediyorum bir bakıma. Ya da bana daha güzel geliyor olabilir bu hikâyeler, kimse yoğurdum ekşi demez. Sevgili dostum Murat Uyurkulak’a dedim ki geçen ay, kendimden yola çıkarak bir kitap yazdım. O zaman kesin berbat bir kitap yazmışsındır, dedi. Salzburg’ta oldu bu, okuma gecesinden sonra içiyoruz, sabah saat beş. Az önce aradı, okumuş, çok sevmiş. Ne oldu? Mahcup oldu. Her yerde anlatırım ama bunu, dedim. Anlat kardeşim, dedi. Behzat Ç. sert bir adam, Erken Kaybedenler’de de sert durmaya çalışan çocuklar var. Gerçi hepsi ağlamanın eşiğindeler. Sert bir duruş edebi olarak ilginizi çekiyor gibi...Aslında sertlik değil, sert adamların kırılma biçimleri ilgimi çekiyor daha çok. Çünkü ne kadar sertsen o kadar kolay kırılırsın, mukavemet yasası. O zaman da dramatik bir ağırlığı oluyor anlatılanların. Bir de şu var, tınmayan, kırılmayan adamdan, hayatın esnettiği adamlardan hikâyeyi nasıl çıkaracaksın. Melih Gökçek’in yemediği laf kalmadı, adam hâlâ aynı şekilde sırıtıyor. Kaç yıldır İlhan Cavcav istifa diye bağırıyoruz, duvara bağırıyoruz sanki. İlk hikâyede, anneannesiyle oy vermeye giden bir çocuk var. “Genellikle muhafazakâr bir insanımdır ama komünizm heyecanını da her zaman yaşamak istemişimdir,” diyor. Memleketteki kafa karışıklığına bir gönderme yaptığınızı düşündüm... Evet. Kafaların karışık olması çok doğal, kimin kafası karışık değil ki çocuklarınki berkemal olsun. Tabii övünülecek bir şey değil bu. Biraz da yaşadığımız çağla alakalı. Enformasyon çılgınlığı, ilk bilen ben olayım tutkusu. İlk bilen sen oldun ama o bilgiyle ne yaptın, hiçbir şey. Yıllarca dediler ki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın evladım, biz de eyvallah hocam dedik, okuduk. Şimdi bu kadar bilgi sahibi adam var ama fikir sahibi adam kalmadı. Fikir yoksa bilgi bir işe yaramaz, kafa karıştırmaktan başka. Kafa karışıklığı mevzusuyla bir arada düşünülebilir belki. Kitaptaki çocuklar hem ahlâkçılar hem de arsızlar. Çocukları muhafazakârlık modelleri olarak gösterdiğinizi düşündüm...Çocuk dediğin bir miktar muhafazakâr olmalı zaten. Çünkü şaşırmaktan bıkmıştır, bir yerlere tutunmak ister artık. Sağlam bir zemin arar. Benim anlattığım çocukların muhafazakârlıklarına gelince, daha çok Türkiye tipi bir muhafazakârlık biçimi olduğu söylenebilir. Yani ezan okunurken radyonun sesini kısar ama camiye gitmez. Kurban keser ama zekât vermez. Yemek seçer gibi ibadet seçer. Benim arkadaşlarım vardı, Ramazanda otuz gün oruç tutarlardı, bayram namazından önce imama kızarlardı vaazı uzattı diye, camiden sonra birahaneye giderlerdi, sabah saat sekiz, bir aydır içmemişler tabii. Yani bir Marksist olarak kimseye iman dersi verecek durumda değilim, sahur programı yapar gibi de konuşmak istemiyorum ama şuna inanıyorum. Ya Müslüman olarak yaşarsın ya da başka türlü yaşarsın. İkisinin de kendine göre bir ahlâkı vardır. Arada kalırsan yozlaşırsın. Türkiye’nin açmazı da bu zaten, biraz öyle olalım biraz böyle olalım diyen adamlar yüzünden hiçbir şey olamadık gibi geliyor. Herkesi olduğu gibi kabul etseydik kafalar karışmayacaktı. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olalım derken karman çorman olduk. Hoşgörü olması için biraz mesafe olması lazım. Birlik mitosunu bir yana bırakıp medeni bir ayrılığın imkânlarını düşünmemiz lazım artık. Ancak o zaman herkes birbirinin haklarına saygı gösterilebilir. Bir arada yaşamanın yolu bu. Önce farklı insanlar olduğumuzu kabul edeceğiz. Diyalog kuramama meselesinde kitapta çarpıcı bir hikâye var. Şehit ağabeyinin intikamını almak için üst kattaki solcu genci öldürmeye karar veren bir çocukla karşılaşıyoruz. Evet, öldürmek için gidiyor, öldüremiyor tabii, arkadaş oluyorlar. On üç yaşındaki bir çocuk faşistleştiyse bu noktada biraz düşünmek lazım. Ağzını burnunu kırmak çözüm değil, biraz alttan almak lazım. Çünkü o çocuk yanlış bir yola girdiğini anlayabilir, zihni ve ruhu henüz o kadar bulanmamıştır. Ortada büyük bir acı var. Babasının, ağabeyinin, dayısının cenazesinde komando kıyafeti giydirilmiş çocuklar var, bu çocuklar kinle büyüyor, büyük bir felaket bu. Kürt meselesini çözmek için önce bu çocukları ikna etmek lazım. İmkânsız bir şey de değil bu. Ateş düştüğü yeri yakar ama aynı zamanda aydınlatır da. Hikâyelerdeki ergen-erkeklerin dünyası bir yandan anlayışsızlık, kaba sabalık, egosantrizmle kaynayan bir dünya, bir yandan da eğlenceli... Gerçek dünyadaki ergen-erkeklerin hali hakkında ne düşünüyorsunuz? Bilmiyorum, o ortamlardan çıkalı uzun zaman oldu. Pek çok şey değişmiş olabilir. Yani iyi yönde de olabilir bu değişim. Kitabı okuyan bir arkadaşım, senin bu arıza çocukları okuduktan sonra kendi oğlumu daha çok sevdim dedi. Tabii kuzguna yavrusu şahin görünür. Kim bilir o çocukcağızda ne kederler vardır, ne arızalar vardır. Zaten konu çocuk oldu mu net bir şey söylemek çoğu zaman imkânsızdır. Çünkü oluş halindedir. Olurken bir şey söylemek için erkendir, olduktan sonra da bir şey söylemenin anlamı yoktur, artık çok geçtir. Değişimden farklı bir şey bu, değişimin yasalarını az çok saptayabilirsin. Ama tam olmak üzere olan bir şeyi anlayamazsın. Gerilim filmlerindeki korkutucu sahnelerden önceki sessizlik gibi. Bam diye kafaya bir çekiç de yiyebilirsin çocuktan. Çocukların arsızlığı, doymazlığı hayal kırıklıklarıyla bir arada yürüyor. Hayata kaybedenlerden biri olarak başlayan ergenlerin aşka ve cinselliğe olan bakışları nasıl?Dehşetli bir bakış. Bir yanda bir sürü arzu var, diğer yanda bir sürü korku var. Bastırılan her şeyin geri dönüşü gibi bunlar da geri dönüyor tabii, o yaşta olup bitmiyor, ileri bir tarihe erteleniyor o dava. Şöyle dramatik hikâyelere çok meraklıyız, adamdaki arızaları geçmişteki tek olaya bağlayan hikâyeler. Birinin elini tutmak istemiş, tokat yemiş, kadınlardan soğumuş. Yok böyle bir şey. Yani var da, bir tane değil. Ben bunun gibi otuz tane hikâye anlatabilirim. Hangi birini anlatacaksın. Her temas bir travmaya dönmüş. Yani şunu demeye çalışıyorum, bu tip arızalar sadece geçmişteki deneyimlerimizden kaynaklanmıyor, insanlar arasındaki bozuk ilişkilerden de kaynaklanıyor. Aile ortamında hiçbir şey konuşulmuyor misal, televizyonda öpüşme sahnesi olsa kanal değiştiriliyor, arkadaş ortamında ne hikâyeler anlatılıyor ama. Yazmaya benim bile terbiyem müsaade etmez. Hikâyeler kederli de olsa hep mizahi bir ton egemen. İyimser bir yazar mısınız?İyimser biriyimdir genellikle, yani arkadaşlar bilir, neşe bende en son tükenen şeylerdendir. Ama iyimser bir yazar olduğum söylenemez herhalde. Mutlu sonları sevmiyorum, sahte mutluluk mesajları da vermiyorum o açıdan soruyorsan. Yani polisiye yazarken de böyle, finalde kötülerin cezasını bulduğu pembe bir tablo çizmiyorum, insanları sözcüklerle silkelemeye çalışıyorum daha çok. Tabii önce kendimi silkeliyorum. Sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir. Bir söyleşinizde cinai edebiyatta kimleri sevdiğinizi, hangi yazarlara iltifat ettiğinizi söylemiştiniz. Erken Kaybedenler’in edebi ard yöresinde kimler, neler var?Bu hikâyeleri yazarken bir yandan da Dil-Tarih Tiyatro bölümünde bitirme tezi yazıyordum. Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak oyunuyla alakalı bir tezdi. O oyunda Husrev’in hangi değerler arasında sıkıştığını, yaratmanın büyüsüyle nasıl baştan çıktığını saptamaya çalışıyordum. Dolayısıyla onun gölgesi sinmiştir bu hikâyelere. Üslup olarak da Cemil Meriç’in Jurnal’inin gölgesi sinmiştir, bilhassa Lamia Hanım’a yazdığı aşk mektuplarının. Bir de Tezer Özlü var tabii, Çocukluğun Soğuk Geceleri. Bir de Oğuz Atay’ın Ne Evet Ne Hayır diye bir hikâyesi var ya, reddedildiğini bir türlü anlayamayan, kabul edemeyen adam. O ruh halinden de etkilendim. M. ALİ TUNALI RADİKAL KİTAP / 19/06/2009


